Sosyal Mecra Serüveni

    Web üzerinde geleceğine yön vermek isteyenler web tarihini iyi bilmeli. Her noktasına ayrı ayrı değinemeyeceğiz fakat genel yönelimler üzerinde duracağız. Burada insanların internet ortamındaki hareketlerinin gelişen teknoloji paralelinde nasıl değiştiğini inceleyeceğiz. Verilen örnekler kasıtlı olarak az tutulmaya çalışılmıştır.

    "Her şey önce bir toz bulutuydu" diyerek uzun uzadıya anlatmanın bir anlamı yok. Netscape ile Internet Explorer'in savaşına... Firefox'un Netscape'in küllerinden doğup büyümesine, HTML 4'ü sevmemize kadar bir çok olay geçti başımızdan. Sıkılmamanız adına biraz ortalardan başlamak istiyorum. Hatalı olduğum noktalarda geri dönüş yaparsanız sevinirim...

Bölüm I: Kullanıcının İnternetle Tanışması, Kendine Yer Edinme Süreci

    Erken dönem web'de bilgiye erişim site (veya türevleri) odaklıydı. Kullanıcı siteyi ziyaret eder, bilgisini alır, işlerini tamamlarlardı. Daha sonraki oluşturulan yapılarda ise kullanıcı da siteye katkıda bulunur hale geldi. Yorumlarla, eklenebilen bilgilerle (ör: wiki'ler), çöpçatanlık siteleriyle, açılan forum siteleriyle, ülkemizde oldukça popüler bir kültür oluşturan sözlüklerle kullanıcı da artık içerik ekleyebiliyordu. Bu yönüyle kullanıcıları bu web oluşumlarına duygusal olarak bağlamak da kolaylaşıyordu. Bu şekil bir webde insanlar farklı platformlarda farklı kişilik özelliklerine sahiptiler. Bir alanda öğretici olan kişi, diğer alanda öğrenici rolünü üstlenebiliyordu.

    İnsanlar gerçekte var olmadıkları şekilde suretler (http://www.imdb.com/title/tt0986263/) halinde yaşadıklarını kabullenmişlerdi. Bu dönemde insanların anonimliğinin verdiği rahatlıktan kendilerine pay çıkaranlar oldukça başarılı oldular (itiraf.com). Bedavacılık da bu dönem de kendine oldukça yer buldu. Bedava sms, bedava web sitesi, bedava domain... Çığ gibi büyüyen bu ortamda web tasarımı konusunda eli klavye tutan herkes içerik kopyalama ustası olmuştu. Daha fazla kişiye ulaşmak, daha fazla ziyaret edilmek... Bir kazanç kapısı değildi fakat egoları tatmin eden büyülü bir yönü vardı.

    Bu dönemde kendi ürettiğini saklayabilmek adına sağ tıklama koruması (javascript) de her yerde karşımıza çıkar hale gelmişti. Fakat ziyaretçiler kopyalanan içerikler içerisinde kayboluyordu. Yeni devlerin yerini sağlamlaştırması aslında kullanıcı alışkanlıklarını iyi bilmekten geçiyordu. Dev olmanın sırrı buradaydı. İnsanlara istediklerini hızlıca sunabilmek. İçeriğin giderek çöp hale gelmesi, doğru sonuçları öne çıkarabilmesi açısından arama motorlarına itici güç olmuştu.  Bu çöplüğün içerisinde sağlam bir yer edinebilmenin tek yolu içeriğinin orjinal olmasında gizliydi. Ama bu nasıl olabilirdi?

    Erken dönem blog'lar o anda yükselişe geçen sunucu tabanlı dillerin gölgesinde yükseliyordu ve bu alanda bilgisi olan, teknik konulardan bahseden insanların himayesi altındaydı. Bunun dışında kalanlar ise ya pek bilinmiyordu ya da bilinenler adult içerikli hikayelerden oluşmaktaydı. O dönemler phpnuke (http://phpnuke.org/) geeklog (http://www.geeklog.net/) benzeri scriptlerin kullanımı artışa geçmişti. Hatta bir çok cms blog şeklinde kullanılıyordu. Fakat bu yapıyı kullanabilen kişiler geniş kitlelere ulaşma konusunda sıkıntı yaşıyorlardı. Ne de olsa hedef kitlesi ile kendi ilgi alanlarının dışında değildiler.

    İçeriğini basitçe, kolaylıkla oluşturmak isteyen insanların yardımına devler yetişti. Bir anda ortalığı geniş bir konu yelpazesinde, gittikçe artan bloglar kaplamıştı. Sanattan, siyasete, bilimden, astrolojiye... Asli görevi haber olan siteler de kullanıcılarına kendini ifade etme şansı tanımıştı. Her şey ama her şey hakkında bir blog vardı... O dönemde de gittikçe büyüyen forumlar sosyal sitelerin görevini üstlenmişti. Blog yazıları, blog siteleri tanıtılır, paylaşılır olmuştu. Önceki dönemlerden kalan dev toplist siteleri ise işlevini yitirmeye başlamıştı. (Bknz: iyinet ) Gelir kazanma modelleri, ve kişisel bilgileri kullanma yöntemleri bakımından çöpçatanlık sitelerini bu konunun dışarısında bırakıyorum.

    Global anlamda bağlantı hızlarının artışıyla birlikte bir de video furyası başladı. Önceleri arkadaş, çevre, aile,videoları paylaşımı popülerken bu gücü farklı alanlara kanalize etme gereği hissedildi. Programlar, müzik klipleri, bilimsel içerikli videolar, öğreticiler... Artık web siteleri daha renkli hale gelmiş, bloglar ise karnaval yerine dönmüştü. Web değişimin sinyallerini vermeye başlamış bu çağa ayak uyduramayanlar bir bir kepenk kapatmaya başlamıştı. Ülkemizde bir çok populer oluşum tarihe gömülmüştü bile. Bu sırada dönüşüme ayak uydurabilenler hala varlığını sürdürmekte. (http://www.mynet.com/) Global siteler pazarda büyüdükçe yerel siteler ise bunları taklit eder hale gelmişti.

    Web 2.0 akımıyla birlikte fontlar, ikonlar vb. büyümeye başlayarak şekil değiştirmiş, tasarımlar platformlar arası uyumsuzlukları minimize edecek hale gelmişti. Evet hepimiz bu dünyanın içerisindeydik, aynı anda farklı yerlerde bir çok yuvamız oluşmuştu bile. Ama bizi biz olarak tanıtan bir şeyler eksikti? Bu ne olabilirdi? Elbette, "Sosyal mecra!"

Bölüm II: Sosyal Mecra

    Sohbet odalarında takındığımız sahte kişiliğimizden de sıkılmıştık. Artık karşımızdaki insanın da gerçekte tanıttığı kişi olmadığını biliyorduk. Karşımızdaki insan bizdik aslında, bunu anlamıştık. Kendimizle olan iletişimimizden kopma noktasına gelmiştik. Artık suret'lerin arkasına sığınmaktan sıkılmış, bizi biz eden değerlerimizi, kendimizi kanıtlama çabasına düşmüştük. İnternet ortamında kendimizi ileri sürmemiz insanların bizi diğer insanlardan ayırabilmenin ön koşuluydu sanki. Artık fikirlerimizle, düşünce yapımızla, felsefemizle neysek paylaşımlarımızla internet ortamında da oyduk. Bu bizim reklamımızdı...


    Sosyal medya kendini bu alanda çok hızlı büyütüyordu. Zamanında yapılan satın alımlar (https://friendfeed.com/)  ile devler küçük çaplı oluşumları yutmakta yeni oluşumlara izin vermemekteydi. Aradan sıyrılabilenler ise kendisinden önceki oluşumların yapamadıklarını yapan haliydi sanki. Facebook'tan önce myspace, pinterest'den önceki vi.sualize.us gibi. Sanılanın aksine populer projeler her zaman yapılmamışı yapandan değil, yapılmışın eksikliklerini görerek bir adım daha ilerletenlerden de çıkabiliyor. Buna facebook güzel örnek olsa gerek.

    Örnekler artırılabilir. Lakin kendimize sormamız gereken soru şu: Yeni oluşumların farklılığı nereden kaynaklanıyor? Nasıl yerlerini sağlamlaştırabiliyorlardı?

    Bunu tripod'un üç ayağına benzetebiliriz. Site, kullanıcı, uygulama geliştiriciler...

a) Site (Platform, çatı vb...)

   Site ayağı teknolojik gelişmelere paralel ilerleyen bir yapı, bunu biliyoruz, kullanıyoruz da. Bu kısım teknik bilgiler içerdiğinden detaylandırmaya gerek yok. Ayrı bir başlıkta ele alınabilir. Konunun dışına çıkmamak adına değinmiyoruz.

b) Kullanıcı

    Günümüzde televizyon içeriğinin yani programlarının, dizilerin, filmlerin asıl amacının reklamların arasını doldurmak olduğunu biliyoruz. Çoğu programın da amacı bu zaten. Siz buna insanları yönlendirmek de diyebilirsiniz.

    Sosyal mecraya uyarlayacak olursak bizler sadece içerikten ibaretiz. Reklam alan ve reklam veren arasındaki para akışını temel kaynağıyız. Bu yapının biraz esnetilmiş hali olarak bu ortama kendimizi kabul ettirme çabamız daha önce söylediğimiz gibi yapacağımız kişisel reklamlar konusunda da bize imkanlar sağlıyor. Bizi bir nebzede de reklam veren konumuna düşüren ise platformun bedava olması. Bedava olarak kendimizi sunabiliyor, farklı alanlarımızın reklamını yapabiliyoruz. Karşılıklı mutualist yaşam içerik paylaşan ve bu içeriği sunanla da oluşturulabiliyormuş demek ki. Platformun yaygınlaştırılabilmesi, kendisini kabul ettirebilmesinin tek yolu da bu. Bu bir bakıma web'in ilk döneminin bize sağladığı Bedava'lara benziyor. Ama asıl pastadan büyük dilimi alanlar bu mutualist yaşam sürecine katılanlar değil elbette.

c) Uygulama Geliştiriciler

    Jobs 2007'de ilk iphone'u tanıtırken "telefonu yeniden icad ediyoruz" demişti. Öngörüsü mü yoksa piyasayı istediği yöne çekebilme gücü mü desek, buna karar vermekte zorlanıyoruz. Ama her ne olursa olsun başarısı ortada. Bu başarısı sandığımız gibi çok salt cihaz satmaktan geçmiyor. Cihaz platformu kullanabilmek için bir araç olarak tasarlanmış. Bu platform uygulama platformu... Bu platformun içerisinde üretici, kullanıcı ve uygulama geliştiriciler var. Apple bu noktada uygulama geliştiriciler ile uygulama kullanıcıları arasında tampon bir bölgede yer almakta. Her iki tarafı da başarılı bir şekilde dengelemekte. Uygulama geliştiriciler para kazandıkça Apple'da kendi payına düşeni alıyor. Büyümenin sırrı burada. Ürettiği bilgisayarlardan çok mobil platformdan kasasını dolduran Apple, Microsoft'un yaptığı gibi kendi yazılımlarını üretmenin peşinde değil. Kendi yazılımlarını üretmek demek, bu alanda ar-ge çalışmaları ile birlikte yazılımcı çalıştırmak, bu alana devamlı yatırım yapmak demek. Microsoft bu hantal yapıyla uğraşırken, Apple gelişimsel hızını üzerindeki ağırlıkları atmasına borçlu. Şu an için Microsoft bir çok uygulamasını kendi bünyesinde web'e aktarmayla uğraşmakta. Özetle elimize aldığımız bir Apple cihazı sadece bir cihaz değil aslından komple bi platform. Peki tüm bunlar yaşanırken Google neredeydi?

    Google bu noktaya gelmeden önce bir kaç yıl kar elde edemeyeceğini bildiği halde youtube'u yüksek bir meblağa satın almıştı. Buradaki amaç neydi o halde ? Elbette ki kullanıcı alışkanlıkları. Google youtube'dan elde ettiği kullanıcı alışkanlıkları analizlerini farklı alanlarda başarılı bir şekilde kullanabiliyordu. Bunu takip eden süreç içerisinde google mobil platform'un yükseleceğini iyi analiz etmiş olacak ki Android'i satın aldı. Ama Google, Apple'in ihtiyacı olan uygulama konusundaki yaklaşımını uygulama geliştiricilerine aktarmasına benzer bir şekilde donanım ihtiyacını donanım üreticilerine bırakması gerekiyordu. Bunun da tek yolu Richard Stallman felsefesinden geçiyordu. GPL ile lisanslanmış arkasında google gibi bir dev olan firmayı hiç bir donanım üreticisi reddedemezdi elbette.  Bu da bir bakıma telefon üreticilerinin apple ile rekabet edebilmesinin tek yoluydu. Mecburdular da diyebilirsiniz.

(Aynı yaklaşım chrome tarayıcısında da kullanıyor, geliştiriciler chromium projesine yeni özellikler ekledikçe google bundan faydalanıyor. Buna siz GPL'in gücünü kullanmak da diyebilirsiniz GPL'i sömürmek de...)

    Bu fırtınalı dönemde her şeyimiz birer birer web'e aktarılıyorken Microsoft'un sadece işletim sistemi ve kendi uygulamaları bazında düşünmesi kendisinin mobil platformlarda geri kalmasına neden oldu. (Nokia'nın akıllı cep dünyasındaki düşüşü ile Microsoftun bu sektöre hızla giriş yapma düşüncesi iki firma arasında bir süreliğine flört yaşanmasına sebebiyet verdi.).

    Microsoft'un donanımları maksimum şekilde kullanan bir işletim sistemi yaratma çabası sektörün daha da gelişmesine de öncülük ediyordu. Mobil platformda ise donanımızın ne derece güçlü olduğunun bir önemi yoktu, önemli olan kullanıcı olarak deneyiminizin size verdiği haz. Hangi işlemci, hangi frekansta, hangi miktar ram kimin umrunda?

    Tüm bu konular Sosyal Mecra'yı daha iyi analiz edebilmemiz için birer örnek sadece. Bir dönem ABD de en çok ziyaret edilen site olarak facebook'un Google'u geçmesinin sırrı nerede yatıyor peki? Kullanıcıları bir siteye bağlamanın sırrı nedir?

   Bunu yapabilmek için öncelikle insanları belli ortak noktalar etrafında birleştirirsiniz (arkadaş çevreleri), daha sonra ortak bir amaç, ortak bir payda altında olan farklı insanları toplarsınız( gruplar) daha sonra insanların bireysel olarak kendilerini ifade edebilecekleri ortamlar sunarsınız (sayfalar). Yetmedi, en can alıcı nokta : Bir insanının vakit geçirebileceği her şeyi bir yerde toplarsınız. (Oyunlar, eğlenceler, reklam amaçlı oluşumlar... )

    Bunlardan en etkili olanlarından biri oyunlar olsa gerek. İnsan doğası gereği her yaşta oyun oynamaktan hoşlanır. Google+ platformunun ilk uygulamalarının da oyun olması sizi şaşırtmasın. Hatta uygulama platformunun adını değiştirerek Google Play (https://play.google.com/) yapmasına ne dersiniz? İnsanları eğlendirebiliyorsanız varsınız.

    Facebook ile kendini entegre ederek çalışan her uygulama aynı zamanda platformun izin verdiği ölçüde kullanıcı bilgilerine de erişmekte. En basit örnek olarak kadın profilinde erkeklere yönelik bir reklam ile karşılaşabiliyor muyuz? Ya da tam tersi. Sosyal platformların reklam verenler açısından en büyük avantajı hedef kitleye direkt olarak ulaşabilmesi. Hem de en doğru bir biçimde. Ne de olsa bu platformlarda gerçek bilgileriniz ölçüsünde varsınız. Facebook'un Google'a kapılarını kapatmasının asıl sebebi kendi ekosistemi içerisine başka yabancılara tahammül edememesi. Hem neden facebook kullanıcı verilerini, davranışlarını elini ovuşturan Google'a versin ki? Facebook tek başına bir internet alt kültürü oldu. İnternet içerisinde çok küçük bir yere sahip, ama bu küçük yerde çok ama çok insan mevcut. Herkesin iştahını kabartan nokta da bu.

    Benzer bir biçimde bloglarda uzun uzadıya yazmanın yanında anlık bildirimlerde bulunmanın, takip edilebilirliğin, fikirlerin en yalın halinin yükselişiydi Twitter. Microblogging kavramı etrafında başka çatılar da oluştu. Tumblr, pinterest ve diğerleri...

   Hepsini ayrı ayrı incelemeye gerek yok. Ortak paydalar hep aynı.
Nedir bunlar?
    Kullanıcıların kendisini ispat etme güdüsü, reklam verenin hedef kitlesine direkt erişebilmesi, kullanıcı alışkanlıklarının toplanması vb... Liste değindiğimiz noktalarla birlikte daha da uzatılabilir.

III. Bölüm: Web Projesi, Ama Nasıl?

    Aynı anda bir çok yerde bir çok sitede olabilirsiniz. Forumlar, müzik siteleri, sohbet odaları... Bir sosyal mecra'nın içerisinde ise aynı anda farklı yerlerde olabilme imkanına sahipsiniz. Web siteleri bu durumu lehlerine çevirebilme adına bu mecralar üzerinden kendi ortamlarına giriş yapabilme olanakları sağladılar. Bu biraz da devlerin üzerinde yükselmeye benziyor. Hatta bunu devlerin kendileri de yapmakta. Microsoft gibi. (Live servislerinin sosyal ortamlarla ilişkisel işbirliği...)

    Artık insanlar paylaşımlarını kendilerinin bile sayamadıkları farklı platformlarda yapmak yerine merkezcil bir şekilde takip edelebilicekleri ortamlarda yapmakta. Her platform bir diğer platformun özelliklerini kendisi sağlamaya çalışmakta. Yapmıyorsa bile kullanıcıların girdilerini diğer platformda yayınlayabilmesine olanak sağlamakta. Bu elde edilecek verilerin çeşitlendirilmesi, bunlardan dönüt alınabilmesi açısından önemli.

   Tüketim toplumun gereği olsa gerek ki içerikler de hızlıca tüketilir oldu. Video izleme alışkanlırımız dahi değişikliğe uğradı. Videolara en fazla 1dk dayanabilir olduk. İçeriklerin tüketilip yok oluşu gibi belirli bir konu hakkında tematik ve sosyal bir yapınız yoksa sizin de siteniz yok olmaya mahkum. Yeni girişimlerde hedef kitlenize en kısa zamanda ulaşmanın tek yolu bu sosyal ortamları kullanabilmekten, bunları kendinize entegre edebilmekten geçer. Her kullanıcı kendi bilgilerini doğal yöntemlerle (içerik, yorum beğenileri; sayfa ya da grup üyelikleri...) size zaten sunmakta.

   Şayet yeni bir girişiminiz olacaksa sosyal platformlarda ve de mobil platformlarda (akıllı telefon, tablet pc vb.) olmalısınız. Neden mi? Hedef kitlenizin gerçekliğinden emin olabilmenin şimdilik bilinen tek yolu bu. Dev olma yolunda ilerlemek istiyorsanız bu sefer de uygulama geliştiricelere kucak açmalısınız. Konunun özü, ya devlere rakip olacaksınız, ya da devlerin bu gücünden faydalanacaksınız.

   Peki şimdi ne olacak?

Hepimiz tarayıcı (browser) gözlüğümüzü çoktan taktık bile. Beklemedeyiz...

Hasan BEDER

0 yorum to “Sosyal Mecra Serüveni”

 

Bi'blog Copyright © 2011 -- Template created by Hasan BEDER -- Powered by Blogger